ÜLKÜCÜYE NOTLAR-2
İmajiner Meczuplar 
 
Son yazımızda (Ülkücüye Notlar-1), son cümlemiz: “Ülkücü ideoloji liberalizm gömleğini giyemez. Giydirilmeye çalışılırsa o gömlek dar gelir. Bu konuya ve tezlerimizin temellerine devam edeceğim.” biçiminde idi ve “Liberal Öykünmeci” Ülkücü etiketlilere bir itirazımızı dillendirmiş, Ülkücü hareketin evrilmesine katkı çalışmalarını ortaya sermeye gayret etmiştik.
Yine son yazımızda bahsi geçen bu Liberal Öykünmeciliğin temellerini deşifre etmemiz gerekirse ki gereklidir; bu Liberal Öykünmeci Ülkücü etiketliler günümüzde devletin derinliklerine kadar kök salmış, siyaseti ve ticareti yöneten bir “İslami Getto”nun mümessilleridir.
Türk Milliyetçiliği, Türk Milletinin bizatihi kendisidir ve milletin zaaflarının ve üstünlüklerinin tamamını da kendinde barındırmaktadır. Bu sebepten dolayı milletin yumuşak karnı ne ise, Türk Milliyetçiliğinin de yumuşak karnı ya da zaafları odur. Bu tespitin ardından bir başka tespitten bahsetme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Türk Milletinin yumuşak karnının “din” olgusu olduğunu söylemek icabeder. Binaenaleyh, Türk Milliyetçilerinin de aynı şekilde yumuşak karnı “din” olgusudur.
Bu olgu yıllar içerisinde alabildiğine çeşitli çevreler tarafından sömürülegelmiş, Ülkücü harekete mensup insanlar bu olgu üzerinden sıkıştırılmaya, etkisizleştirilmeye, yönlendirilmeye çalışılmıştır. Ülkücü hareketin kırk yedi yıllık siyasi tarihine, Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminin ondan daha uzun geçmişine bir göz attığınızda bununla ilgili birçok örnek ile karşılaşırız.
Millet, milliyet, milliyetçilik kavramlarının ne ifade ettiğinden habersiz olanlar kavramlara dokunamamanın aczini kavramlara hapsolmakla yaşarlar. Öyle ise bu kavramları önceleyerek bir kez daha ifade etmek ve var olan gerçeklerden kaçarak cezbe halini hayat felsefesine dönüştürmüşleri gördükleri halüsinasyondan kurtarmak elzemdir.
Efendim gelelim kavramlarımıza;
Millet: Kabaca tabirle; dili, dini, soyu, coğrafyası, tarihi ve ülküleri bir ve aynı olan topluluklardır. Bu kaba tabirdeki “Soy” baskın olan etnisiteyi göstermektedir. Yoksa tek bir etnisiteye atıfta bulunmamaktadır. Millet, sosyoloji bilimine göre toplumların ulaştıkları son merhaledir. Millet olma vasfına erişen topluluklar diğer etnik topluluklara göre daha medeni ve daha gelişmiş olma şansını yakalamış sayılırlar. Bir millet bir tek etnisiteden meydana gelmemiştir tarih boyunca. Tarihin akışı bize gösteriyor ki, birçok irili ufaklı etnisiteler bir araya gelirler ve yüzyıllarca süren bir birliktelik ile birbirleriyle kaynaşırlar ve aynileşirler. İçlerinden baskın olan unsurun adını ve dilini alarak milletleşme sürecine girerler. Artık aralarında yüzlerce hatta binlerce yıldan bu yana oluşmuş bir akrabalık yani kan bağı meydana gelir. Bu topluluğun aynileşmesi kültürel açıdan benzeşmesi etnik kimlikleri sıfır derecesine indirger ve birbirlerini aynı soyun birer ferdi olarak kabul etmeye başlarlar. Bu sosyolojik olgu dışarıdan müdahalelerle oluşmamıştır, kendiliğinden doğal bir süreç olarak işler. Bu doğal süreci bir “Asimilasyon” olarak görmek de mümkün değildir. Olsa olsa bir “Entegrasyon” diyebilirsiniz. Bu bütünleşme gönüllü bir birlikteliktir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti “Milli Devlet” formatında Ziya Gökalp’in fikirleri üzerine kurulmuştur. Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda milleti tarif eder: “İnsanlar bir millete ancak hisleriyle bağlı olabilir. Kısaca millet ne coğrafî, ne ırkî, ne siyasî ne de idarî bir topluluk değildir. Millet, dili ortak olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan kültürel bir birliktir. Milliyette soy ağacı aranmaz, yalnız terbiye aranır. Terbiye duygularımızı idare eder, duygularımız da aklımıza rağmen bizi idare eder. Bundan dolayı hangi milletin terbiyesini almışsak o millete ait oluruz. Fertler, hangi toplumun terbiyesini almışsa, onun ülküleri için çalışabilir.” Bu açıklamaya baktığımızda Gökalp’in “Terbiye” kavramını öne çıkardığını görürüz. Üstelik Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı eserin yazarı ve bir ‘Türkçü’dür. Demek ki Gökalp kavram tanımlamasını antropolojik öğelere bağlı kalarak yapmamış, tamamen sosyoloji biliminin verilerini kullanarak gerçekte var olanı göz önüne sererek yapmıştır. O halde Türkçülük eşittir Irkçılık demek değildir, Gökalp’e göre; Türkçülük eşittir Türk Milliyetçiliği’dir.
Gökalp “Terbiye” kavramından bahseder ve bu terbiyenin unsurlarını da; “dil, din ve soy” olarak algılamaktadır. Bir kez daha tekrarlamamız gerekirse “Soy” kavramı yukarıdaki altıncı paragrafta ifade edildiği gibi tek bir etnisiteye vurgu yapmamakta, etnisitelerin akrabalaşmasını bizlere anlatmaktadır.
Milliyet: Yukarıda da izah ettiğimiz milletin oluşturmuş olduğu terbiye sistemi yani kimliktir. Bu kimliğin içinde etnisitelerden oluşmuş soy, baskın etnisitenin kabul ettirdiği dil ve bu millet denen topluluğun benimsemiş olduğu din öğeleri bulunmakta, bu öğelerin tamamı “Milliyet” denilen kimliği oluşturmaktadır.
Milliyetçilik: “Milliyet” adı verilen kimliği, koruma, kollama, yaşatma ve geliştirme misyonuna verilen addır.  
İşte Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, Türk adı verilen sosyolojik topluluğun kimliğini koruma, yaşatma ve geliştirme ülküsüdür. Bu ülkü, doktiriner (Dokuz Işık) bir ifadeye büründüğünde “Ülkücülük” adını almıştır. Bu esasların dışında ortaya konmaya çalışılan bir Ülkücülük, kendisi olmayacak bir başka “şeye” dönüşecektir ki bunun adı artık “Ülkücülük” olmaktan çıkacaktır.
Dönelim yumuşak karnımıza. Hem Türk Milletinin hem de Türk Milliyetçilerinin yumuşak karnının “din” olgusu olduğunu söylemiştik. Milliyet denen kimliğin unsurlarından sadece “din” olgusunu ele alarak Türk milliyetçiliğini vurma, etkisizleştirme ya da dönüştürme hareketleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Bu dönüştürme hareketi hem “liberal-kapitalizm” hem de “Muhafazakâr-İslamcılık” akımlarının mümessilleri tarafından uygulanmaktadır. Bu hareketler içerisinde en sıkıntı vereni ise “Muhafazakâr-İslamcı”  profiline sahip gizli veya açık saldırganlardır. Türk Milliyetçiliğini derin köklerinden ayrıştırarak kimliğin tek unsuruna dayalı bir “Ülkücülük” ikame etmeye çalışılmakta, derin kökler reddedilmekte, milletin varlığı sadece Türklerin İslam dinine girişi ile sınırlandırılmakta velhasıl Türk, 11. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış bir topluluk olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmaları yapanlar kendilerini ram ettikleri inanç temelli gettolarına mevzi kazanmanın hesabı içerisindedirler.
İslâm’ın mütevazı bahçesinde kurdukları gecekondulara plaza tapusu alan İmajiner Meczubların çerden çöpten atıklar ile bu bahçenin verimli ve temiz toprağını kurutmaya, kirletmeye hakları yoktur. Hakları olmadığı gibi hadlerinin de olmaması gerekir. Nefislerine “hizmet” libasları giydirip hatadan ve günahtan münezzeh oldukları zannına kapılmış bir kafaya hangi delili getirirseniz getiriniz beyhude bir çabanın içinde debelenmenizden başka bir işe yaramayacaktır. “Yaşanabilecek en güzel günleri gelecekteki bir ütopyada değil de geçmişteki bir altın çağda aramak.” Ülkücünün ülküsünü anlamaması demektir. Bunun içindir ki Ülkücüler hatıraların tozlu raflarına değil istikbalin kutlu düşlerine taliptir.
Ünsal ERKAN
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol