Keşke aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olsaydı. İşte o zaman işgale karşı direnmek ve sonlandırmak bizler için daha kolay olacaktı.
            Müstevlilerin bundan doksan küsur yıl önce denedikleri işgal onlar açısından hüsranla sonuçlanmıştı. Çünkü düşman belliydi. Çünkü düşmanın dili, düşmanın dini, düşmanın kültürü bizim vicdanımıza hitap etmiyor; bunun için direnme şuuru tüm hücrelerimize kadar sirayet ediyor ve millet tüm olumsuzluklara karşın savaşıyordu.
            Müstevliler tarihten ders almayı bildikleri içindir ki, bu gün ne kaleleri, ne tersaneleri ne de orduyu fiili zapt altına almak gibi ahmakça bir yola tevessül etmişlerdir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de zihinlerin işgalini gerçekleştirerek ülkeyi topyekûn ele geçirme stratejisini yürürlüğe koymuşlardır. Yaşadıklarımız zihinsel işgalin bir sonucudur. Bir zamanlar hatırlayınız ABD başkanı Barack Hüssein Obama Jr.’ı, Burak Hüseyin Obama şeklinde yazarak ve söyleyerek bir nevi sempati halkası oluşturmaya çalışan ahmakların türediği bir ülkede zihinlerin işgal edilmemiş olduğunu düşünmek zaten mümkün değildir.
            Bir milletin zihnini işgal etmenin yolu o zihni iğfal etmekten geçer. Hiçbir toplum kendini göz göre göre iğfal ettirmez. İğfalin gerçekleşmesi için o toplumun en çok kıymet atfettiği unsuru bir kılıf gibi iğfalin başına geçirerek tanınmamasını ve anlaşılmamasını sağlamak gerekir. Nitekim bizde olan da budur. Zihinsel iğfali örtbas etmek için kullanılan o unsur maalesef biz de “din”dir. Müstevliler doğu toplumlarını çok iyi analiz ettikleri için yumuşak noktamızı doğru tespit etmişler ve o yumuşak noktayı alabildiğince kullanmaya özen göstermişlerdir. Zihin işgalinin sonlanmasını istemeyenlerin eşeğin burnunun ucundaki havuç gibi kullandıkları, kendisini siyasal parti zanneden, “Cumhuriyet Lokali”nin densizlikleri aslında ayrı ve uzun başka bir yazının konusudur. Ancak, bu lokal ve mensupları milli davanın önünde bir siyasal korkuluk gibi durduğu için işgal edilmiş zihinlere ulaşmakta güçlük çekilmektedir. Bu güçlüğü yenmenin yegâne yolu; Türk Milliyetçilerinin kendilerini klasik sağ – sol paradigmasının (değerler dizisinin) dışında konumlandırarak, toplumda yaratılan “etnik, dinî ve ekonomik” gettoların sınırlarının kaldırılmasına yönelik politikalar üretmesidir. Hem söylemiyle hem de eylemiyle Üçüncü Yol’u bir seçenek haline getirmek milli bir zaruret olmuştur. Millet kavramının bahçesinde kurulan etnik temelli; kentlerin kıyılarında kurulan ekonomik temelli; İslâm’ın sarayında inşa edilen cemaat temelli gecekondulara tapu verildiği sürece değerler birliğini oluşturmamız ve toplumsal birliği sürdürebilmemiz kısaca milletleşme sürecini tamamlamamız mümkün değildir.
                Zihinsel işgalin önünde bir kale gibi duran Devlet Bahçeli ve MHP’nin kapılarına dayanan emperyalizmin piyonu cemaat ve UluSolcu zihniyetin kale surlarını dövdüğü şu günlerde işgali tamamlama sevdaları alabildiğine azgınlaşmış, çirkefleşmişken akıllı olmak ve son kaleyi bu müstevliler ordusuna terk etmemek için Ocak ruhu ile yine yeniden direnmek; son nefer, son nefes düsturuyla savaşmak mecburiyeti hâsıl olmuştur.
            İğfal edilmiş zihinlerden neşv ü nema eden bir ‘bastard’lar ordusunun muktedir olduğu Türkiye’de, Cumhuriyet Lokali’nin de densizlikleri yüzünden, bu işgali bertaraf etmek çok zor görünmektedir. Bu görüntü bizleri ümidin kıyılarından yeisin çukurlarına doğru itelerken aynı zamanda Türklüğün de bizimle birlikte bu çukura yuvarlanacağı gerçeği teslimiyetimizi engelleyen tek noktadır.
İşte böyle zamanlar için atalarımız: “Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe.” diyerek ölçüyü koymuş, yol haritasını çizmiştir.  
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol