Dünyanın ABD’den önceki efendisi İngiltere’ydi, yani Büyük Britanya İmparatorluğu. Ondan öncede bizdik, Türkler adına Osmanlı İmparatorluğu. Her şey su buharının kas gücünün yerine kullanılabileceğinin farkına varılmasıyla başladı. Suyu da buhara dönüştürebilmek gerekiyordu, bunun için de yanıcı bir maddeye ihtiyaç vardı. Isı enerjisi, hareket enerjisine dönüştürülebildikçe ısı ihtiyacı önce kömürü sonra petrolü insanlığın gündemine getirdi. Ortadoğu’da yüzbinlerce insanın kanının, bir varil petrol kadar kıymetli olmamasının sebebi budur… Batının madde üretmesi için enerji esastır, enerji için de bugün petrol esastır. Gerçi aynı Batı madde üretimi için gerekli olan enerji açlığını giderebilmek adına atomu parçalayarak nükleer enerjiyi de buldu ama konumuz bağlamında şimdilik Hiroşima veya Nagazaki’ye gitmeye lüzum yok… Çok uzaklara gitmeyeceğiz, güneyimize doğru iniyoruz.

Lozan Konferansı’nın en hararetli konusu Musul meselesi olmuştur. Sebebi de yukarıda belirttiğim üzere enerji meselesidir. Dünyayı değiştiren sanayi devriminin başrol oyuncusu olan İngiltere’nin en çok ihtiyacı olan şeyi, yani petrolü yeni Türk Devleti’ne bila kayd ü şart teslim edebileceğini düşünmek için 1922 tarihi ile 1453 tarihi arasındaki matematik ve tarih farkını anlayabilme kapasitesinden yoksun olmak gerekir. Ne yazık ki ülkemiz matematik ve tarih kapasitesinden yoksun insan konusunda muazzam bir bolluk yaşıyor.

Lozan Konferansı’nda taraflar Musul’u masaya yatırır. Türk tarafı Musul’un bir Türk yurdu olduğunu istatistiki verilerle ispat etmeye çalışır. Biz Türk nüfusu 146.960 deriz, İngiliz heyeti rakamın 65.895 olduğunu söyler. İstatistiki veriler üzerinden ne Türk, ne Arap, ne Kürt nüfusu konusunda anlaşamayız. Bizde; madem kâğıt üzerindeki rakamlar durumu çözüme kavuşturamıyor, o halde bölgedeki insanlara soralım der ve Musul’un Türkiye’ye mi yoksa İngiliz mandasına mı katılmak istediğini Musullulara soralım, yani plebisit yapalım deriz. Bu teklifi sunduğumuz insanlar Magna Carta’yı imzalamıştır, yani dünyanın demokrasi konusunda ki “en ileri” milletine mensupturlar. Bu gayet demokratik teklifimiz karşısında İngilizler adına görüşmelere katılan Lord Curzon’un dünya demokrasi tarihine geçmesi gereken cevabı özetle şu şekildedir: Bölge halkının rey verme alışkanlığı yoktur, bu konuda tecrübe sahibi olmadıklarından yapılacak plebisitin amacını anlayamazlar. Kısacası beyaz adam, tıpkı dünyanın diğer yerlerinde sömürdükleri insanlar gibi, Musul’un Türkünü de, Kürtünü de, Arabını da, gayri müslimini de adam yerine koymamış ve matematik ve tarih bilgisi olanların nasıl olduğunu bildiği üzere Musul üzerinde ki Türk hakkını gasp etmiştir.

Aradan yıllar geçti. Irak bağımsızlığına kavuştu, İngiltere dünya hakimi tacını ABD’ye gönülsüzce devretmek zorunda kaldı, develer tellal, pireler berber oldu, Türkiye büyüyüp Turan olamadı. Fakat Batı, enerji açlığını bir türlü giderememekle beraber, bölge halkları da bir türlü demokratikleşemedi. Ta ki Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta devrilen heykeline Irak’lı Araplar ABD bayrağı asana kadar. O gün bugün Irak’a karadan ve havadan demokrasi yağıyor. İşte bu demokrasi sağanağının rahmetiyle Irak’ın kuzeyinde bir “demokrasi vahası” oluştu. Bırakın insanlarını, kuyulardan çıkan petrollerin dahi demokrasi diye çağladığı bu bölgede 25 Eylül 2017 tarihinde Kürdistan’ın, Irak’tan ayrı bağımsız bir devlet olması için referandum yapılacak. Yaklaşık yüz yıl evvel petrol bölgelerinin Türkiye’ye geçmemesi için “bunlar demokrasiden anlamaz” dedikleri adamlara bu sefer demokratik tercihleriyle bağımsızlıkları verilecek.

Burada bir parantez açmak lazım, DAEŞ parantezi. DAEŞ’in diğer bütün fundamentalist hareketlerden ayrılan bir özelliği var. DAEŞ malum bölgeyi etnik olarak homojenleştirdi. Belki de bu amaçla kurulmuştu veya kurdurulmuştu. DAEŞ’in bölgede hızla alan kazanmasıyla bölgenin Şii, Arap (Sünni),Kürt ve Türk grupları birbirlerinden ayrılarak tabir-i caizse kendi köşelerine çekilip yer tuttular. Tabi burada en küçük hissenin Türklere düştüğünü, Türklerden boşaltılan yerlere de ABD destekli Kürt grupların yerleşti(rildi)ğini de belirtmek gerek. E bölge bu kadar homojenleştirildikten sonra, yine bölgenin en homojen kısmı olan Kuzey Irak’ta da “Bağımsız Kürdistan” için referandum yapılma zamanı da gelmiş oldu.

Tarihin cilvesine bakın ki, ben plebisit konusunda bugün Lord Curzon tarafındayım. Lord Curzon’un New Yorklu ahfatları ise plebisit, plebisit diye yırtınıyor.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol